VAZGEÇEMEYECEKLERİMİZ

Tanım

Büyük Önderimiz ATATÜRK Dinsiz Değildi. O 'nun Allah ile arasında olan ilişkisi her kesimden bir kısım insanların siyaset malzemesi oldu. Rahmetle ve Minnetle anıyoruz. Ruhu Şad Mekanı Cennet olsun.


Bağlantılarım

* Ana Sayfa
* Profilim
* Arşiv
* Arkadaşlarım

Kategoriler


Free Hit Counter

Dogmalarla Savaşan Atatürk Nasıl Dogma Oldu?


Türkiye’deki makul Atatürkçülerin bir süredir kendi kendilerine sordukları bir soru var: Yaşadığı dönemde ‘dogmalarla savaşmış’, bunların yerine ‘akıl ve bilimi’ hâkim kılmaya çalışmış olan Atatürk, nasıl oldu da bugün başlı başına bir dogma haline geldi?


 

Bu soruyu soranlar, genellikle bu durumun büyük bir tezat, tatsız bir sürpriz, anlaşılmaz bir paradoks olduğunu da sözlerine ekliyorlar. ‘Ne kadar tuhaf, değil mi’ diye soruyorlar, ‘türbeleri kapatan Atatürk’ün mezarının bir türbeye dönüşmesi?’

 

Oysa aslında ortada bir tezat, sürpriz ve paradoks yok. Aksine, Atatürk, tam da ‘dogmalarla savaşmış’, onların etkisini toplumun en azından bir kısmının zihninden kazımış olduğu için bugün dogmalaşmış halde. Vardığımız nokta, onun açtığı yolun, kurduğu ülkünün doğal bir sonucu.

 

Bunu görmek için önce kafayı biraz Türkiye’den kaldırıp ‘dogmalarla savaşmış’ başka rejimlerin sonuçta nereye vardığına bakmak gerek. Örneğin Atatürk’ün kendisine ilham kaynağı olarak gördüğü Fransız Devrimcileri’ni alalım. Bunların bazıları o büyük, vahşi ve kanlı ihtilal sırasında Hıristiyanlığı tahtından indirirken ne yapmışlardı biliyor musunuz? ‘Dinin yerine aklı geçiriyoruz’ diye bir ‘Akıl Tanrıçası’ icad etmiş ve kiliselere, örneğin Paris’teki ünlü Notre Dame Katedraline bu ‘tanrıça’nın heykelini dikmişlerdi. Bu kadar ileri gidilmesine karşı çıkan Robespierre ise, ‘Yüce Varlık Dini’ diye bir alternatif üretmiş, bir kadınla temsil edilen bu yeni ‘ilah’ı Fransa’nın koruyucusu ilan etmişti.

 

‘Dogmalarla savaşma’ işini bizdekinden çok daha sert bir biçimde yapan komünist diktatörlüklerde de benzer sonuçlar ortaya çıktı. ‘Gericiliği’ toplumdan kazımaya girişen Sovyet Rusya’da önce Lenin ve ardından da Stalin ilahlaştırıldı. Kızıl Çin’de Mao, Kuzey Kore’de Kim Il Sung putlaştırıldı. Zamanla kendi kendine sekülerize olan Batı Avrupa ülkeleri hariç, dini ‘dogmaların’ (daha doğru bir ifadeyle nasların) toplum yaşamından kazındığı hemen her yerde, alternatif dinler ve putlaştırılmış liderler türedi.

Tüm bunların nedeni, ‘akıl ve bilim’in, Jakobenlerin, Kemalistlerin veya Marksistlerin sandığının aksine, bireylerin ve toplumların tüm sorularına cevap verip tüm dertlerine deva olan bir ‘mürşit’ olmayışıdır. Kuşkusuz akıl da bilim de önemlidir ve bunları reddeden toplumlar bağnazlığa gömülmekten kurtulamaz. Ancak toplumların, bilimin hiç işe yaramadığı aklın ise rölatifleştiği felsefi ve ahlaki alanlarda kendilerine yol gösterecek geleneksel inançlara ihtiyacı vardır. Dahası insan tabiatında ‘tapınma’ eğilimi vardır. Siz buna karşılık gelen ilahi dinleri ‘dogmadır, kötüdür’ diye kazırsanız, doğan boşluk kısa bir süre sonra başka dogmalarla dolar. Geleneksel dinleri terk edenler, ‘üstün ırk’a, ‘diyalektik materyalizm’e veya ‘Ulu Önder’e iman etmeye başlar. Bir de bu türedi inançlar ‘resmi ideoloji’ haline gelirse, aynen teokratik rejimlerde olduğu gibi, ortada demokrasi ve özgürlük kalmaz.

 

Sağlıklı toplum modeli ise, çoğulculuğa dayanır. Bu modelde devlet toplumu ‘akıl ve bilim’e göre hizaya getirmeye çalışmaz. Bireyler ve kesimler, hangi dogmayı istiyorlarsa ona inanır, onu savunur. Bu çeşitlilik sayesinde hem farklı inanç ve görüşler birbirini dengeler, hem de aralarındaki rekabet sayesinde toplum çok daha dinamik ve yaratıcı olur.

 

Anglo-Sakson ülkelerin başarısı, işte bu çoğulcu modeli temel almalarından kaynaklanıyor. Bizim onca ‘ilerleme’ nutuğuna rağmen bazı sorunları bir türlü aşamayıp sürekli yerimizde saymamızın sebebi de, çoğulcu olmayı bir türlü kabullenemeyişimiz. Bu da 1930’larda açılan yolun, kurulan ülkünün doğal sonucu...

 

/Mustafa Akyol - Star


Tarih: 19:47, 19/11/2008
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

Atatürk'ün cenaze namazı kılındı mı?





Hatta Atatürk'ün cenaze namazı kılındı mı? Anadolu Ajansı'nın haberine bakılırsa evet, kılındı. O sırada ajansın muhabiri olarak töreni takip eden Cemal Kutay'a göre de kılındı, başkalarına göre de. İyi ama neden herhangi bir görüntü yok ortada? Madem kılındı, tek bir fotoğraf karesi olsun neden esirgendi milletten? Sessuzluk.

 

Bir adım daha atalım ve artık sorulmasının zamanı gelen, o ucu zehirli soruyu soralım: Atatürk'ün cenaze töreni boyunca neden hiçbir dinî simgeye yer verilmedi?

 

Şimdi bunu sordum ya, birtakım işgüzarlar buradan kim bilir kaç demet nane devşirecekler. Vay, Atatürk'e dinsiz dedi, falan filan. Yahu burada ölmüş bir Atatürk'ten söz ediyoruz. Kendi cenaze törenini kalkıp kendisi düzenleyecek değildi ya. Törenin birinci derecedeki sorumluları, o sırada cumhurbaşkanı olan İsmet İnönü ile Başbakan Celal Bayar ve bir de Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak'tır. Görünüş böyle. Ancak her üçünün de cenaze namazı camilerde kılınmıştı ve 'dinsel simgeler' şöyle ya da böyle eşlik etmişti son yolculuklarına.

 

O zaman tekrar soralım o zehirli soruyu: Atatürk'e bu 'ladinî' cenaze törenini kimler düzenledi? Dolmabahçe Sarayı'ndaki tabutunun etrafına o kocaman 6 adet meşaleyi kimler dikti? (Güya Cumhuriyet Halk Partisi'nin 6 okunu sembolize ediyordu bunlar. 'Meşaleler ebediyete kadar yanacaktır', diyordu zamanında yayınlanan bir dergi.)

 

 

Baksanıza, az kalsın, cenaze namazı dahi kılınmayacakmış. Annesi gibi dindar biri olduğu belli olan Atatürk'ün kızkardeşi Makbule Hanım, Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Hasan Rıza Soyak'ı sıkıştırıp da, "Ağabeyimin cenaze namazı hangi camide kılınacak?" diye sormasa onu bile gürültüye getirecekleri anlaşılıyor. Bunun üzerine Diyanet İşleri Başkanı Rıfat Börekçi'ye durum sorulmuş, o da namazın camide kılınmasının şart olmadığını söylemiş: "Onun cenaze namazı" demiştir Börekçi, "tertemiz hale getirdiği bütün vatanda bu farizanın yerine getirilebileceği her yerde kılınabilir."

 

Anadolu Ajansı Muhabiri Cemal Kutay 19 Kasım 1938 günü yaşanan o görüntülenemeyen sahneyi şöyle anlatır:

 

"Dolmabahçe Sarayı'ndaki hazırlıklar erkence başlamıştı. Büyük ölünün son ihtiram (saygı) nöbetini bekleyen yaverleri ve dostları, büyük üniformalı subaylar, vali ve belediye reisi, bu hazırlıklara nezaret ediyorlardı. (...) İçeride merasim başlamadan, ailesinin talebi ile büyük ölünün namazı kılınmak suretiyle hususi merasim yapılıyor. Tekbir Türkçe verilmiş, namazı İslam Tetkikleri Enstitüsü direktörü Ord. Prof. Şerafettin Yaltkaya tarafından kıldırılmıştır."

 

Hakkı Tarık Us ise kendi çıkardığı "Kurun" gazetesindeki yazısında ilginç bir ayrıntıya yeniden dikkatimizi çekiyor. Atatürk'ün çok sevdiği bilinen Hafız Yaşar, sandukanın başında "Türkçe ezan" okumuştur. Muhtemelen namaz sonunda da Türkçe telkin verilmiş ve yine Türkçe tekbirler getirilmiş olmalıdır.

 

Bu kırıntı kabilinden bilgiler şöyle bir manzara doğuruyor gözümüzde:

Makbule Hanım ağabeyinin cenaze namazı kılınmadan gömüleceğinden endişelenerek müdahale etmiş ve namazın kılınmasını istemiştir. Bunun üzerine dışarıda bir camide, muhtemelen en yakında bulunan Dolmabahçe Camii'nde cenaze namazının kılınması gündeme gelmiş, ancak "bazıları" buna, laikliğe aykırı düşeceği endişesiyle karşı çıkmışlar ve sarayda kılınmasını istemişler, Diyanet'ten de "caizdir" fetvası alınınca "sayısı mütevazi olan" bir cemaat ile (kaç kişi olduğunu bilmiyoruz, 10-15 kişi olduğu tahmin edilebilir) Türkçe ezan ve tekbirlerle kılınan cenaze namazının ardından dua edilmiş ve böylece dinî tören tamamlanmıştır.

 

Ancak bu sırada bütün fotoğraf makineleri ve varsa kameralar kapattırılmış ve herhangi bir görüntü alınmasının titizlikle önüne geçilmiş olduğunu hatırlatalım. Elimizde böyle bir fotoğraf olsaydı laiklik elden mi giderdi? Anlamak zor hakikaten.

 

Halbuki Atatürk'ün en yakın silah arkadaşlarından Fevzi Çakmak ve İsmet İnönü'nün son anlarında ve cenaze namazlarında açıkça 'dinsel simgeler' yer bulabilmiş ve hiç de laiklik elden gitmemiştir.

 

Buyurun, torunu Gülsün Bilgehan anlatsın bize İnönü'nün son anlarını:

 

"Aile fertleri, koruma polisleri, yakınlar sırayla yanına girip, sessizce Kur'an okuyorlardı.(...) Mevhibe Hanım kefen ve cenaze gereçlerini almıştı, yıllardır sandığında saklıyordu. Hocalar gerekli dini işlemleri yaptılar, koruma polisleri ve yakınların yardımıyla kütüphanede bekleyen tabuta yerleştirdiler. (...) Hareket etmeden önce hoca cemaate bir konuşma yaptı ve bahçe kapısına doğru omuzlarda tabutla yol alındı [ve] cenaze namazının kılınacağı Maltepe Camii'ne doğru uzun bir yürüyüş başladı."

 

Atatürk'e dinî motifleri de olan bir cenaze töreni düzenletmeyen İnönü'nün kendi cenazesinde normal bir Müslüman'a yapılması mutad olan son görevlerin eksiksizce yerine getirildiğini görünce şaşkınlığımız daha da artıyor.

 

Peki Fevzi Çakmak'ın cenaze töreni? Onunki zaten bir askerin değil, bir evliyanın cenaze töreni gibidir. Üzerine Kâbe örtüsü serilmiş, tabutu yüz binlerin elleri üzerinde taşınmış, İstanbul sokakları o gün Arapça tekbirlerle tam 7,5 saat boyunca inlemiş ve cenaze, Eyüpsultan Mezarlığı'na, şeyhinin yanı başına dualarla gömülmüştür.

 

En yakın silah ve çalışma arkadaşları böyle dinî törenlerle gömülürken, neden aynı tören Atatürk'ten esirgenmiştir? Şöyle yüz binlerin katılacağı muazzam bir cenaze namazı görüntüsü, onu bu milletin kalbinin daha derinlerine yerleştirmez miydi? Ve hâlâ devam edip giden "Atatürk dinsiz miydi?" tartışmasına bir son nokta konulmuş olmaz mıydı?

 

Yazılarımın sonuna kıymık yerleştirmeyi seviyor muyum ne? Buyurun Abdülhalık Renda, Refik Saydam, Fevzi Çakmak, Kemal Gedeleç, Celal Üner ve Nevzat Tandoğan imzalı 'protokol'e. Aktarıyorum:

 

"Ebedi şef Atatürk Etnoğrafya Müzesi dâhilinde muvakkaten yaptırılan medfene... 31 Mart 1939 Cuma günü saat 14.00'te konulmuştur." Nasıl? Biz 21 Kasım 1938'de konulduğunu bilmiyor muyduk Etnoğrafya Müzesi'ne? Aradan geçen 4 ay içerisinde Atatürk'ün naaşı neredeydi ki?

 

Artık orasını da siz düşünün.

 

/Mustafa ARMAĞAN

09 Kasım 2008

m.armagan@zaman.com.tr

 


Tarih: 21:19, 9/11/2008
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

'Bu muymuş!' Yasağın Gerekçesi


Okuyunca, Altın Portakal'ı alan Nurgül Yeşilçay gibi "Bu muymuş!" tepkisi veriyor insan.

 

Genç kızların üniversitede eğitim almaları, laikliğe, kamu düzenine ve hatta Atatürk milliyetçiliğine aykırıymış!

 

Şaka gibi! Dünyada laik veya değil, üniversitede başörtüsü yasağı uygulayan tek ülke Türkiye.

 

Ya biz laikliği yanlış uyguluyoruz ya da bütün dünya...

 

Gelelim ikinci gerekçeye; "başörtülü kızların sayısı artarsa, başı açıklara baskı uygulama ihtimalleri olurmuş!"

 

Nasrettin Hoca'nın testi kırılmadan, attığı tokadı hatırlatıyor.

 

Başı açıklara baskı ihtimaline binaen, başı kapalılara fiilen baskı yapılıyor.

 

Eğitim özgürlükleri, fırsat eşitlikleri, inanç hürriyetleri yok edilerek, "kamu düzeni" korunmuş oluyor.

 

Laiklik anlayışımız gibi, kendimize özgü bir "kamusal düzen" yasağı...

 

Oysa laik demokratik ülkeler, her bireyin inançlarını özgürce yaşaması için toplumsal şartları oluşturuyor. Dini devlete, devleti de dine karıştırmadan laik yaşam kuruyor.

 

Başörtüsünün Atatürk milliyetçiliği ile ters düşmesi, bir diğer tartışmalı gerekçe.

 

Atatürk'ün annesi de, eşi Latife Hanım da başörtülüydü.

 

Dahası, Atatürk'ün başörtüsünü yasaklayan tek kararı yok.

 

Peki, bu hangi Atatürk milliyetçiliği? Atatürk'ün yapmak istediği, uygulamaktan korktuğu (!), Kırmızı Kitap'ta saklı başka bir Atatürk milliyetçiliği mi var?

 

Türkiye'yi muasır medeniyetlerin gerisine düşüren bir kararda Atatürk milliyetçiliğini kullanmak, Türk ulusunu birleştiren Ulu Önder'e de hakaret değil midir?

 

Gerekçeli kararın ihtiva ettiği çelişkiler bunlarla sınırlı kalmıyor.

 

Anayasa Mahkemesi, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin üzerinde bir konuma yükseltiyor kendisini.

 

Halkın seçtiği vekillere, sınırlar koyuyor. Onaylamazsam, yasa bile çıkaramazsın diyor.

 

Tıpkı, cumhurbaşkanlığı seçiminde yaşanan 367 krizi gibi.

 

Sonuç olarak, iptal kararı toplumsal barışı ve huzuru artırmıyor. Özgürlükleri kısıtlıyor.

 

Kamu vicdanını yaralıyor.

 

 

 

KANUNİ DAYANAĞI OLAN HER UYGULAMA ADİL MİDİR?

 

Türkiye'nin cevap bulması gereken en önemli sorulardan birisi bu.

 

Bir kararın kanuni dayanağa sahip olması, müesses nizam tarafından kabul görmesi, onu adil kılar mı?

 

Bir fikir vermesi açısından, Denzel Washington'ın hem yönettiği hem de oynadığı "Great Debaters" (Büyük Münazaracılar) filmini mutlaka izlemenizi öneririm.

 

Melvin Tolson isimli siyahi bir profesörü canlandıran Washington, sadece siyahların okuyabildiği Wiley College'ta dört öğrencisi ile ilk münazara takımını kuruyor. Olay 1935'te geçiyor. Beyazların üniversitesi Southern California'yı eleyip şampiyon oluyorlar. Siyahlara ayrı okul, ayrı otobüs, ayrı lokanta ve hatta ayrı tuvalet... Siyahlara linç sıradan... Üstelik bunların tamamı kanuni dayanağını, Jim Crow Yasaları olarak adlandırılan içtihatlardan alıyor. Siyah-beyaz ayrımı okullarda, 1954'te bitiyor. Yani, annesinden sırf siyah doğduğu için bir insan bu tarihe kadar beyazların okuduğu okul ve üniversitelere giremiyor. Siyahlara yönelik son ayrımcılık 1965'e kadar sürüyor. Yüksek Mahkeme asırlık hatasından sonunda dönüyor.

 

Şimdi soruyu tekrar sorayım: Kanuni dayanağı olan her uygulama, adil midir?

 

Benim cevabım: HAYIR!

 

Peki ya sizin?

 

ERHAN BAŞYURT - BUGÜN


Tarih: 15:49, 23/10/2008
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

Namaz Gammazcısına Ata'nın Yanıtı



 Atatürk'ün, namaz kılan rütbeli subayı ihbar eden vekilin trenden indirilmesini istediği ortaya çıktı. Atatürk, namazı suçmuş gibi gören vekilinin de seçimlere katılmasını engellemiş. 


/Mükremin Albayrak 

Atatürk, aynı milletvekilinin tekrar seçilmesini de engellemiş. Bu olayı aktaran Dumlupınar Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Ali Sarıkoyuncu, Atatürk'ün, gammazcı vekil hakkında, "Bu adam namaz kılmayı kendi aklınca suç görüyor." dediğini söylüyor.

 

Diyanet İşleri Başkanlığı'nın yayınladığı aylık Diyanet dergisinin nisan sayısında 'Atatürk, Din ve Din Adamları' konusu işlendi. Atatürk'ün din konusundaki düşünceleri ve uygulamaları, resmî dairelerde namaz kılanları ve bu kurumlarda mescit bulunduğunu gammazlayanlara en güzel cevabı veriyor. Dosyayı hazırlayan Prof. Dr. Ali Sarıkoyuncu, Atatürk'ün din ve lâiklik hakkındaki görüşlerinin 'en az bilinen ve en çok istismar edilen' yönü olduğunu söylüyor. Sarıkoyuncu, "Özellikle 'lâiklik' konusunda pek çok çalışma vardır. Fakat bunların çoğu incelendiğinde görülecektir ki, ya Atatürk'ün din ile ilgili sözlerini aktarmakla yetinilmiş ya da onun lâiklik anlayışında din ve din adamlarına yer verilmemiştir." değerlendirmesini yapıyor.

 

Atatürk'ün dini tomlumsal hayattan çıkarmak ya da dinin özüne dokunmak gibi bir amacının olmadığını vurgulayan Prof. Dr. Ali Sarıkoyuncu, Mustafa Kemal'in hurafelere ve din istismarına karşı olduğunu şu sözlerle anlatıyor: "Bu da din düşmanlığı değildir; gerçek dindarlıktır. Bu sebeple lâiklik asla dinsizlik olmadığı gibi, Atatürk de dinsiz değildir."

 

Yazıda Atatürk'ün din adamlarına ve dinî vecibelerini yerine getirenlere karşı son derece saygılı olduğu yaşanmış bir örnekle anlatılıyor. Prof. Dr. Sarıkoyuncu'nun anlattığına göre olay şöyle gerçekleşiyor: Atatürk, 1930 yılında Fevzi Çakmak'la birlikte trenle yurt gezisine çıkar. Kompartımanında ülke sorunlarını konuşurlarken bir milletvekili içeri girip, Atatürk'ün kulağına bir şeyler söyler. Atatürk'ün kaşları çatılır, Fevzi Paşa'ya dönerek, "Paşam, lütfen beni takip ediniz, arkadaşlar bir haber getirdi, inceleyelim." der. Hep birlikte diğer vagona geçtiklerinde yüksek rütbeli bir subayın kanepe üzerinde namaz kıldığını görürler. Atatürk, mareşale dönerek şöyle der: "Paşam, bu adamın (gammazcıyı işaret ediyor) biraz evvel kulağıma gizli bir şeyler söylediğini gördünüz. Bu adam muhafız kıtasına mensup yüksek rütbeli bir subayın namaz kıldığını gammazladı. Bu adam namaz kılmayı kendi aklınca suç görüyor. Durumu size göstermek için buraya kadar zahmet ettim." Atatürk ilk istasyonda milletvekilini trenden indirir ve gelecek dönem milletvekili seçilmesini de engeller. 

 

http://www.haber7.com/haber.php?haber_id=317661

 

 

 


Tarih: 10:33, 7/5/2008
Yorum (1) | Yorum yaz | Bağlantı

Ümmilik ve Laiklik


Hz. Muhammed (sav) kadar laik

Mustafa Kemal ATATÜRK kadar Müslüman olmak

 

 

 

HZ. Muhammed (sav) kendisini tanımlarken ısrarla bir "ümmi" olduğunu söylemiştir. Ümmi, "üm" yani anne anlamındaki Arapça kökken türetilmiş bir kelimedir. Ümmi'nin sözlük anlamı "anasından doğduğu gibi"dir.

 

Hiç kimse ömrü boyunca anasından doğduğu gibi kalamayacağına göre, Hz. Muhammed (sav), gerek kendine "ümmi", gerekse kendisine inananlara "ümmet" (ümminin çoğulu) derken bu kelimeye muhakkak bir anlam yüklemiştir. Bu anlamı bulmaya çalışırken, o sıralarda Hz. Muhammed (sav)'in nasıl bir ortamda, daha da doğrusu baskı altında olduğunu hatırlamak gerek.

 

O devirde Mekke'de putperestler çoğunluktaydı. Az sayıda da Yahudi ve Hıristiyan yaşıyordu. Hz. Muhammed (sav)'in konuşmalarından ve halka yeni bir yol gösteren davranışlarından tedirgin olanlar, onun hangi puta taptığını veya hangi dine inandığını öğrenmek istiyordu. Hz. Muhammed (sav) de "Benim putum veya dinim yok, ben basit, sıradan ve toplumun en alt katmanından gelen biriyim, anamdan doğduğum gibiyim" manasında ümmiyim demiştir. Böyle diyerek, kendini ve yandaşlarını, putperestlerin kabile savaşlarından uzak tutmak istemiştir. Peki, sen neye inanıyorsun diye soranlara da "barışa, salim ve selim olmaya" anlamına gelen "İslam"a demiştir. Ümmi olmayı, okuma yazma bilmemekle eşanlamlı kabul etmek mantıkidir ama sadece bir yakıştırmadır.

 

* * *

 

Fransa'da ortaya çıkan laik kelimesi de Yunancadaki "laos" kelimesinden türemiştir. Laos, bir toplumun an alt katında bulunanlar, hatta "demos" (vatandaşlar) arasına bile giremeyenler demektir. Kendilerini laik diye tanımlayanlar, Katoliklik'le, Protestanlık'la hatta daha geniş anlamda dinle, hurafeyle dolayısıyla da mezhep savaşlarıyla ilgimiz yok demiştir. Bir toplumda din/mezhep kavgalarına son vermenin, insanların din adına birbirine zarar vermelerini önlemenin, kısaca barışın yolu "laik" "lá-dini" olmaktan geçer diye düşünülmüştür.

 

* * *

 

XIX. yüzyıla "İmparatorluk Çağı" (Age of Empire) denir. Bu devrin egemen fikri, Tanrı'nın Hıristiyanlara dünyayı yönetme görevi/misyonu verdiğidir. Hıristiyan milleti, aydınlanma çağında, fende, bilimde ve teknolojide elde ettiği kazanımlarla dünyanın en gelişmiş uluslarını oluşturmuştur. Tanrı'nın planında (God's Plan) "medenilerin, medeni olmayanları yönetmesi" yer almaktadır. Tanrı tarafından görevlendirilmiş olanlar, medeniyeti bütün dünyaya yaymakla sorumludur. Bu misyon XIX. yüzyılda tamamlanmak üzeredir. Ancak yeryüzünde tek bir istisna kalmıştır. O da Osmanlı topraklarında, gayri medeni Müslüman Türklerin, hálá medeni Doğu Hıristiyanlarını idare etmesidir. Bu hata düzeltilmeli ve Müslümanların, Hıristiyanları yönetmesi sona ermelidir. 1820-1914 arasında bu plan yüzünden Balkanlar ve Kafkaslar'da yaşayan Müslümanlar acımasızca ezilip kendi vatanlarında vatansız kalınca, kurtuluşu Türkiye'ye gelmekte bulmuştur. Mustafa Kemal, kendisine Türk diyerek mutlu olan her kökten Müslüman'a, bir vatan inşa etmeyi kendine vazife bilmiştir.

 

Son Söz: Zıt da sanılsa, büyük fikirler zirvede buluşur.

/Ege Cansen

 


Tarih: 17:14, 17/10/2007
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

<- | Sonraki Sayfa ->